hüda's profileRAHMAN VE RAHİM OLAN ALL...PhotosBlogGuestbookMore Tools Help

Blog


    June 18

    ((Ama biz tenhalaşmıyoruz ki ))

    (
    (Ama biz tenhalaşmıyoruz ki ' dedi genç kız gözlerini yere indirirken....


    Biz sadece sohbet ediyoruz..... Konuşuyoruz güncel mevzulardan, yazıdan ve kelimeden, gidişattan... zaman zaman havadan ve sudan… bazen derinlemesine, bazen öylesine… ama saatlerce....

    Tenhalaşmıyoruz dedi genç kız ısrarla...


    Oysa neydi tenhalaşmak; kötü karakteri şeytan olan üç kişilik bir film seti… Ya da iki kişinin şeytana yol haritası çizdiği bir yarışın en önde seyreden otomobili…


    Bir yalnızın iki olabilmek adına nefsinde verdiği "kalbim temiz" brifingleri. .. kimine göre bir kapıyı kapatmak kadar basit bir eylem... kimine göre tüm kapalı kapıların üstüne kilitlendiği yarı karanlık bir sofa...

    Bazen bir kadın ve bir erkeğin diğer tüm beşerin soluk alıp vermesi kadar çok bahaneyi “doğru
    düşünce ve prensip” duvarlarına vurması, çarpması, kırması ama yok edememesi…

    Bazen de “biz iki olgun insanız, biliriz kendimizi” diyerek çiftlerin dağların zirvesinde, ya da ormanın gölgesinde, yahut ırmağın akışında, tenha adına en tenha neresi varsa orada bile tenhalaşamaması…yani yok edememesi o kesin hadis-i şerifi… sorumluluğunu buharlaştıramaması… o sorumluluk ki kadın ve erkeği saçından yada eteğinden kavrayıp kalabalıkların içine çekmeye muktedirdir…

    Ama biz tenhalaşmıyoruz dedi kız üstüne basa basa…


    Oysa ona göre sadece bir odada yalnız bırakılmışlık haliydi tenhalaşmak… bir bay-bir bayan; masa, koltuk ve sehpa, duvar, halı ve pencere…vs… oysa yaşanan neydi; bir bay-bir bayan; ekran, kablo ve teller, kodlar, 01 ler, adresler…vs…

    Bu açıdan bakmayı sevmedi genç kız “seslerimizi duymuyoruz mesela” dedi … oysa ses, havanın ses tellerini titretmesi ve dilin beyinden aldığı emirle o çıkan tınılara hükmetmesi demekti; ya dilim elime inip, parmaklarıma yürürse... mesela tuşların her biri ses teli hükmüne geçip, parmaklar dil gibi ona hükmediyorsa… öyle ya dile hükmeden akıl, parmağı başıboş bırakmaz değil mi?


    Ama bakışlar yok dedi kız... g
    özler, anlamın ruhtan süzülerek ışıldadığı tek yerdir dedi... "kaş ve göz yok!"dedi … oysa bakış; bir anlık iletinin yanıp sönen sarı lambasından sadece birkaç “an” daha fazla yaklaştırır günaha… camların önünde sevdiğinin bir bakışını yakalamak isteyen insanın duyduğu iştiyakın belki yüzde kaçını, muhabbet ve ünsiyet kurduğu bir kişinin “oturum açıldı” panosunu görünce de hissedebilir insan dediğin… söz bakıştan daha tehlikelidir bazen... aşık olduğu kişinin gözlerine yanıp yakılan bir insan iş muhabbete gelince dumura uğrar bazen.. yine ve daha fazla sözleri kalbi güneş gibi saran bir insanın gözlerini görmez olur aşık…yani söz o bedenin gözü, saçı, eli, ayağı oluveririr…


    Ama harama giden bir ayak, harama uzanan bir el yok ki dedi kız; oysa bazen tüm küçük adımları koca bir adıma sığdırıp tek adımda bulaşırız günaha… ve elin tek bir hareketi ve bazen masum bir “tık” sesi ; bazen o kadar da masum ve yalın olmayabilir… illa günah sıcak ve akıcı mıdır…seni alıkoyan her günah ister millerce uzağında olsun, ister ışık hızı yakınında olsun senin ceza sebebindir…


    Bir başka mütedeyyin bey ben eşimi aldatmam ki dedi özelindeki 12. bayanla konuşurken… biz nitelikli sohbet ediyoruz... sözüm ona beyin fırtınaları estirmektedirler… içeride yan odada çocuklarına laf anlatmaya çalışan hanımsa kendisine ne zaman sıra gelecek diye bekler durur… beklesin bey irşad etmektedir, cihad yazıları yazmaktadır…


    Normal yaşantısında tek bir beyle bile kişisel muhabbete girmeyen dindar bayanların adres defterinde onlarca bey ve bilgisayar başında geçen onlarca saat… “kendin”leştirirsin yazıyı ve imgeleri.. komiksindir… cazipsindir… denksindir.. ama çoğu kez Allah’a yalan söylersin… ben sadece din adına yazıyorum, öğrenip-öğretiyorum dersin… "kardeş" dersin ama bunun şimdilik olduğunu bilirsin…


    Velhasıl; insan gittiği her yeri kendileştirir… sanalı da, hayali de… içindeki isyankar yanına bir rumuz takar, isyan eder sinirlendiği konu başlıklarına… içindeki saldırgan yanına bir isim takar sevmediği şahıslara saldırır… kalbine hapsettiği aşık yanına bir isim takar ve site site maşukunu arar… bazen gününde değildir mütevazı takılır… ama asla ve asla kendi ismini kullanmaz.. kendi ismi mütevazi olamayacak kadar dik, saldırgan olamayacak kadar asildir…


    Aman canım sanal ortamdayız dedi kız son koz olarak… unutmayalım ki; tüm yaratılmışların ve tüm buudların, bildiğimiz-bilmediğimiz tüm alemlerin ve dahi sanal alemin ilahı yine Allah (CC) tır. Ve şeytan kendini ***ürdüğün her yerde ya eline ya parmağına musallat olmaya devam edecektir…




    June 17

    ÖLÜM SON DEĞİL NELER BEKLİYOR BİZİ...?

     
    İnsan acizdir. Bir felaket mallarını alır götürür, bir hastalık onu yatağa salar, bir iftira hayatını berbat eder... Dertler çok... Milyonlarca bela dolaşıyor... Amma hepsi Allah'ın emrinde... Onlar bir bakıma melektir. Allah o dertlere diyor ki: "Şu kuluma git. Cenneti istiyor bu kulum benden. Sen, git ki, o adamın günahları azalsın, sevapları artsın."
    Dert gidip, saplanıyor o adama! Adam başlıyor oflamaya... Derdi vereni bilmiyor adam.

    Derdi vereni bildinse sefa ender sefadır bil... Bediüzzaman buyurmuş ki:

    "Nefis daima ıztıraplar, kalâklar (can sıkıntısı, gönül darlığı) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor Hâlbuki şemsin tulû ve gurubu (güneşin doğuşu ve batışı) muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin, fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.." (Risale-i nur, Mesnevi-i Nuriye)

    Her halin Allah'tan geldiğini bilen insanı, hangi mesele isyana götürür? Allah'ın her verdiğine razı olan, huzursuz olur mu? "Benim için Allah, bu hali uygun bulmuş, elhamdülillah!" diyen insan, rahat eder kurtulur. Merkez Efendi buyurmuş ki: "Her şey merkez-i mahsusundadır!" Yani her şey kendi hususi, olması gereken yerindedir. Öyleyse başımıza gelen her şey, Sevk-i İlahi'nin tayin etmesiyledir. Bu tayin, bizim için en güzel olanıdır. Başımıza gelene razı olmak kadar insanı rahat ettiren bir şey yoktur.

    Ümitsiz olursak ne olur? Ümitsiz olursak biteriz. Aşırı bir kedere düşeriz. Her insanın "yorum" hakkı vardır. Yorumlarımızı karamsar da yapabiliriz, iyimser de... Bu, insanın elindedir. O halde niye ümitsiz olalım? Nefsi, insana bazen öyle şeyler söyler ki, insanın düşmanı söyleyemez. Akıl büyük bir nimettir. Fakat akıl, pişmanlıkları, evhamları bize taşırsa o zaman akıl başa bela olur!

    Bazen bana kötü düşünceler geliyor. Bir bakıyorum dakikalar, saatler geçmiş. "Ya Rabbi; bu düşünceler bana ait değil. Kurtar beni onlardan!" diye dua ediyorum. "Lâ ilahe illallah, Lâ ilahe illallah" demeye başlıyorum ve kurtuluyorum o halden.

    Organizmanın ruha, ruhun organizmaya tesiri vardır. Karamsar ruh, organizmayı hasta eder. Adam beş karış suratla geziyor. Bundan büyük hastalık mı var?

    İnsanı çıkmaz sokağa düşüren, kendi düşünceleridir. Ben bazen diyorum ki kendi kendime: "Yok. Ben bu hastalıktan kurtulamam..." İşte kendi kendimi çıkmaz sokağa soktum. Sonra diyorum ki; "Niye iyileşmeyeyim? Şifa Allah'tan." Şimdi çıkmaz sokaktan çıktım. Beni şehir dışından, yurtdışından konferans vermem için çağırıyorlar. Onlara diyorum ki: "İyileşince geleceğim." Ümidim var, iyileşeceğim. Geçmişte ne hastaları iyi etmiş Allah... Adam diyor ki: "Ağabey iyileşeceksin, iyileşeceksin..."

    Diyorum ki: Söyle yahu; dua niyetiyle söyle!"

    Sıkıntılara, felaketlere, hastalıklara sabır içinde şükreden de şükretmeyen de aynı sonuca ulaşacak, fakat biri sabretmenin rahatlığını ve sevabını kazanacak; diğeri hem günaha girecek hem de çile çekecek.

    En iyisi ümitli olmak... Ümit, her derdin şifasıdır.
     

     HEKİMOĞLU İSMAİL

    June 13

    KALBİN VAZİVESİ NEDİR?

    Image and video hosting by TinyPic 

     

     KALBİN VAZİFESİ NEDİR?
      
       İnsan vücudunda her uzvun bir vazifesi vardır. Bir uzvun vazifesini yapamaması, onun hasta olduğu manasına gelir. Gözümüzün vazifesi görmektir. Görmüyorsa göz hastadır. Kulağın vazifesi duymaktır. Duymuyorsa hastadır. Elin vazifesi tutmaktır, tutmuyorsa hastadır.
       Bunun gibi kalbin de hastalığı vardır. Kalbin hastalığı, hangi vazife için yaratılmışsa onu yapmamakla meydana gelir.
       Kalbin vazifesi nedir? Kalp ilâhi hitaba mazhardır. İlâhi ikram onun üstüne bina edilir. Şu halde kalbin vazifesi nuranî kapıyı açan ilme ulaşmaktır. Bu ilim nefsi de terbiye eden hikmettir. Hikmet kalpte teşekkül eder.
       Hikmet nedir diye sorulacak olursa: Din-i İslâm'ın her bir emrini idrak ile akl-ı selim sahibinin kalbinde teşekkül eden rabbanî hassasiyete hikmet denir. Hayrı şerri onunla seçer. Hikmet, nuranî-ilâhi bir ikramdır ki, hakikate onunla şahit olunur.
       Allah'ı bilmek ve O'na muhabbet duymak kalbin vazifesidir. Evet; iman bir nurdur, insanı İslâm eder, insanı cihana sultan eder, ama bu iman tevhide geçmezse, bu iman marifet-i ilâhiyeye dönmezse, bu marifetten Allah'ın muhabbeti teşekkül etmezse bu iman tam değildir, kısırdır.
       Şu halde emaneti yüklenen insanın kalbindeki marifet ve muhabbet kalbin vazifesidir; kalbi bu sınıfa geçirmek lazımdır. Yalnız mücerret iman ile, anasından-babasından, üstadından gördüğü taklit amel ile yetinenler, marifet-i ilâhiyeye sahip olamazlar. Emanet-i ilâhiye ile mükellefiyete liyakat sahibi olamazlar. Allah'ın “dağlar taşımadı” dediği azamete layık olamazlar.
       Olmazsa ne olur? Tur-ı Sina'nın Allah'ın tecellisiyle parçalandığı halde, cansız olan dağ dahi azametten parça parça olurken, insanı temsil eden Musa a.s.'ın Allah'ın tecellisi ile yere düşüp bayılması gibi insan haşyet içerisine girmezse, Allah'ın azametinden kalbi titremezse, muhabbet-i ilâhiyenin nuru ile kendini yakamazsa o insan perdelidir.
       Şu halde kalbin vazifesi, ilim, hikmet, marifet, muhabbet ve itaattır. Allah'ın zikrinden zevk almak lazım gelir.
       Allah'ın zikrinden zevk almayan bir kulun itaati eksiktir. Zira zikir, mücerret bir tesbih değil, sevilen Allah'ın gönülden yâdı ve kalpte inkışafıdır. Azamet önünde hazır bulunmanın, Rabbi'ni yâd etmenin şeklidir.
     

    Mehmet ILDIRAR


    Image Hosted by ImageShack.us

     EY BİR ÖZGE MUHABBETİN ALİMİ, KİMSELERE ANLATAMAM HALİMİ .

    SEN BİLİRSİN İÇİMDEKİ ZALİMİ, CAN ÖĞÜTÜR DEGİRMENİ EFENDİM

    TUT ELİMDEN KALDIR BENİ EFENDİM.

            Photobucket

    Eğer içki gibi,diğer günahlar da size sarhoşluk verseydi, aranızda ayakta duran insan kalmazdı...

     

     
    Eğer içki gibi, diğer günahlar da size sarhoşluk verseydi, aranızda ayakta duran insan kalmazdı…”

    Ben bu sözü yıllar önce okuyunca çok ilgimi çekmişti, fakat esrarı bana yeni yeni açılmaya başladı. Bana açılan şifrelerin bir kısmını arz edeceğim.
    Belki sizler de size açılanları, YORUM olarak aşağıya eklersiniz ve bu anlamlı sözdeki esrarın, daha fazla çözülmesine katkıda bulunursunuz…

    •Evet, öyle çok çeşitli günahlara müptelayız ki, âşinâ olduğumuz bu günahların farkına bile varamaz olduk. Veya birlikte yaşamaya alıştığımız bu günahların ayyaşı olduğumuz halde, sıradan hareketler ve meşru işler zannetmeye başladık. Şer’î hükümleri referans almamız gerekirken, kendi bozuk yaşantımızı referans almaya başladık. Bizim yaşantımıza uymayanları da kınar ve dışlar olduk.

    Ahlâklı ve halîm-selîm yaşayanlara; “..yahu sen de ot gibi yaşıyorsun, ne sigaran var, ne içki içersin, ne rüşvet alırsın, ne karıya kıza bakarsın, seninki de hayat mı? Sürekli kitap okuyorsun, okuyup ta âlim mi olacaksın?” diyenleri çok gördüm…

    Oysa her birimiz her an sınav içindeyiz. Her hareketimizden imtihan ediliyoruz. Ömrümüz kısa, vazifelerimiz pek çok. Sekerât, kabir, berzah, mahşer, sırat, mahkeme-i Kübra ve ebedi âlem gibi uzun ve meşakkatli yolculuklarımız için hazırlıklar yapmak zorundayız. İnanmamak, bunların hiçbirisine engel değil, inanmamak sadece ebedî saadetlere ve ebedî Cennet hayatına engeldir…

    Bu dünya iki kapılı bir han gibi, her gün dolup boşalıyor. Her gün en az 300.000 kişi Yüce Rabbimizin “..İrci’ıî” yani “..haydi dön artık” emriyle, Hz. Azail a.s. ile muhatap oluyor. Yukarıda arz ettiğimiz o uzun sefere (istese de, istemese de) çıkarılıyor. Binler pişmanlıklarla ve aâh-keşkelerle o yolculuk başlıyor… “Eğer ALLAH, zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vâdeye kadar bekletir. Vâdeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne bir an geriye bırakabilirler.” (16.Sure/61.Ayet & 21./35.)

    •İşte bu gerçekler karşısında gafil olmamak için, kendi bozuk yaşantımızı referans almak yerine, dünyanın ve âhiret’in yegâne sahibi ve âmiri olan yüce ALLAHın emir ve yasaklarını referans almak zorundayız… Bu nedenlerle de, O’nun c.c. emir ve yasaklarını çok iyi öğrenmemiz, bilmemiz şarttır.

    Şimdi, mutlaka sakınmamız gereken ‘büyük günahlardan’ bazılarını hatırlayalım:
    Yalan söylemek. Gıybet etmek. İsraf etmek. İftira atmak. Rüşvet almak veya vermek. İçki içmek. Zina etmek, hattâ gözlerini haramdan sakındırmamak. Tesettüre riayet etmemek. Faiz almak veya vermek. Domuz eti veya leş yemek. Ana-babaya itaat etmemek. ALLAH’tan korkmamak. Cahillikte ısrar etmek. Büyü yapmak veya yaptırmak. Haset etmek ve kibirli olmak. Dedi-kodu yapmak vs…

    Bu emir ve yasakların her biri üzerinde, ayrı ayrı araştırmalar yapmak ve mutlaka titizlikle uygulamak zorundayız.
    Bu girizgâhtan sonra ben dikkatlerimizi çok ilginç bir konuya çekmek istiyorum.
    Baştaki cümleyi tekrar hatırlayalım:
    •“Eğer içki gibi, diğer günahlar da size sarhoşluk verseydi, aranızda ayakta duran insan kalmazdı…”

    Yüce Rabbimiz hem merhameti gereği, hem de ‘imtihan’ yani ‘sınav kuralları’ gereği, diğer günahlar için böyle bir netice yaratmamış. İbret almamız için sadece bir içki yasağı üzerinde göstererek, dikkatlerimizi çekmiş. (ALLAH-ü e’lem.)
    Acaba her bir günah için, o günahı işlediğimize dair alametler yaratmış olsaydı, halimiz nice olurdu? Çevremizdeki manzara nasıl olurdu? Biraz düşünelim mi?...

    •Meselâ; yalan söylediğimiz zamanlarda da sarhoş olsaydık veya pinokyo gibi burnumuz uzasaydı, çevremizde normal burunlu insan kaç kişi kalırdı acaba?
    •Haram yediğimiz zaman, tövbe edinceye kadar karnımız dokuz aylık hamile kadınlar gibi şişseydi, dışarıda nasıl dolaşabilirdik?
    •Gıybet ettiğimiz zaman, dilimiz kabararak ağzımızdan bir karış çıksa ve sürekli kanasaydı, el âlem içinde nasıl dolaşabilirdik?
    •Rüşvet veya faiz günahlarından sonra, en çok değer verdiğimiz mal ve mülkümüz üzerinde, mutlaka yangın çıkarak telef olsaydı, ne yapabilirdik?
    •İsraf ettiğimiz zaman cildimiz mavileşseydi, çoğumuz lâcivert dolaşmaz mıydık?
    •Harama baktığımız zaman, siyah-beyaz görmeye başlasaydık, hayatın tadı kalır mıydı? Hele hele zina suçundan sonra kör olsaydık, buna kim cesaret edebilirdi?

    Burada çok önemli bir hususa dikkat çekerek, sizleri vicdanınızla baş başa bırakacağım.
    1.)Yüce Rabbimiz bütün bunları veya çok daha fazlasını yapmaya kâdirdir. Ancak, bizlere ibret için sadece içki ve uyuşturucu kullananları acilen sarhoşluk ile ifşâ ediyor.
    Diğer günahları işleyen kimselerin ayıpları, burada gizli kalıyor. Yani, o kimseyi sarhoş edip veya bir başka ceza ile ifşâ ederek, ayıbını acilen açığa vurdurmuyor…
    •Şayet böyle olsaydı imtihan edilmemiş olurduk. Çünkü bu günahları, ‘çevremize karşı rezil olmaktan’ korktuğumuz için terk ederdik…
    Siz, herhangi bir sınav sırasında yanlış yapan öğrencinin eline vuran, yanlış yaptığı soruyu çizen veya azarlayan hoca gördünüz mü hiç?...

    En doğru, en güzel ve son söz:
    •Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olsun diye Biz sizi hem kötülükle, hem iyilikle deneyeceğiz. Sonunda ise huzurumuza döneceksiniz. (21.Sûre, /35. Âyet.)
    •Müminler sadece "İman ettik" demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannediyorlar? (29.Sure, /2.Âyet.)

    Raif ÖZTÜRK
     

    NASUH TÖVBESİ

    "İnsan yaklaştığınca yaklaştığından ayrı.Belli ki yakınımız yoktur Allah(cc)tan gayrı."N.F.K...2563

    Dünya imtihanında içine düştüğümüz karanlıktan çıkış için tek bir yol var. Davetin, çağrının geldiği yöne dönmek ve nefsin, şeytanın hilelerine kulak asmadan yürümek... İşte bu yürüyüş tevbedir ve sonu aydınlığa çıkıştır.

    İnsan, günah, hata, suç ve başkaldırıyla dolu dünyanın zulmetli atmosferinde gününü gün etmeye çalışıyor. Yüce Yaratıcısı onu kulluk göreviyle yeryüzüne göndermişken, o tam bir gaflet ve zavallılıkla Yaratıcısı’na itaati bir türlü beceremiyor. Yaptığı çoğu şey de kusurlu.

    Gafletine gaflet katan günahlardan her tattığında, hakkı gören gözü daha bir körleş
    ip, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi daha bir kararıyor. Bu nedenle arınıp temizlenmeye muhtaçtır insan. Tıpkı kirli bir elbisenin temizlenmesi gibi...
    Peki nedir onu temizleyip ak-pak edecek olan?
    Elbette ki tevbe...

    Yeniden doğmuş gibi

    Günahlarla kirlenen insanoğlunun tek kurtuluş ümididir zira tevbe. Nitekim Hak Tealâ Hazretleri bu gerçeğe şöyle işaret buyurur: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a
    tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 31)

    Günahına tevbe eden kişi, Efendimiz s.a.v.’in ifadesiyle “günahsız kimse gibidir”. Yani tertemizdir.

    Bu müthiş iksirden yudumlayan her kişi taze bir can bularak yeniden dirilir. Allah’la arasında engel olan perdeler bir bir açılır. Böylece ölen kalp, körelen göz, duymayan kulak yeniden çalışmaya ba?lar. Anlayış
    ı keskinleşir insanın, muhabbeti artar. Yeni bir soluk gelir kulluğuna...

    Tevbe, imana özgü hallerin ilki, Hak yolculuğunun başlangıç noktası, vuslat kapısının anahtarıdır. Kulun hatasını anlayıp, günahlarına pişmanlıkla Allah’a yönelmesinden daha
    kıymetli bir şey yoktur.

    Nasıl bir tevbe?

    Sözlük anlamı itibariyle “bir şeyden geri dönmek” manasına gelen tevbe, dinî terim olarak “günahtan pişmanlık duyup vazgeçmek” demektir.

    Vicdanen çirkin bulduğu için değil de bedenine, malına, makam ve haysiyetine zarar vereceği endi?esiyle günah ve kabahatten vazgeçmek tevbe değildir. Asıl tevbe, dünyevî menfaatlerine
    ters olsa bile, sırf Allah Tealâ’nın rızası için günahı çirkin görüp tiksinti duyarak ondan vazgeçmektir.

    Tevbeden maksat, sıfat-ı zemimeyi, yani nefsin kötü sıfatlarını iyiye döndürmektir. Bir başka ifadeyle; nefsin sıfatlarından en aşağı derecede yer alan ve sürekli kötülük yapmayı emreden
    nefsi, itminana ermiş, kulluğunu hakkıyla bilen nefse çevirerek, Allah Tealâ’nın “İrci’î (dön)” hitabına kabiliyet kazandırmaktır.

    Nasuh tevbesi

    Cenab-ı Hak bizden alelâde bir tevbe istemiyor. Bir kere yapılacak tevbenin “nasuh tevbesi” olması ?art. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i celilede: “Ey iman edenler, Allah’a nasuh tevbesi ile tevbe edin!” (Tahrim, 8) buyurmaktadır.

    O tevbe ki samimiyet ve sadakat ifade eder. Adam gibi tevbe yani... Ve bu tevbenin yerine getirilmesi gereken bir takım şartları var.

    Evvela kişi, günahın zararlı bir şey olduğunu, Allah ile arasına perdeler çektiğini aklının bir kenarına yazacak. Sonra, geçmişte yapılan günah ve hatalara samimiyetle –onların vicdana yaşattığı iç sancısını kalpte hissederek- pişmanlık duyacak. Zira Allah Rasulü s.a.v.’in bildirdiğine göre, “Pişmanlık tevbedir.” (İbni Hibban, Hâkim)

    Tevbenin bir diğer şartı, kötü alışkanlıkların yanı sıra kötü arkadaş ve dostları da terk etmektir. Zira onlarla arkadaşlığa devam edildiği takdirde kendilerinden eninde sonunda etkilenilir. Tıpkı gün boyu kahvehaneye girip çıkan birinin sigara dumanı kokması gibi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz s.a.v., “Kişi dostunun (arkadaşının) dini üzeredir. Sizden biri
    kiminle dostluk kurduğuna baksın (dikkat etsin!).” (Ahmed b. Hanbel) buyurmaktadır.

    Zünnûn el-Mısrî ?öyle der: “Tevbe, geçmiş günahlardan dolayı sürekli pişmanlık duymak, bir daha günaha dü?mekten korkmak, kötü dostları terk etmek, cennetliklerle birlikte olmaktır.”

    Öte yandan hak sahiplerine haklarını ödeyip, kendileriyle helalle?mek gerekir. Yapılacak iyilikler, yaptığımız haksızlıkları temizleyecektir.

    Allah Tealâ’nın üzerimizdeki haklarını ise, aslında ödemek asla mümkün değilken, O bize lutfederek bir kısmını yalnızca tevbeyle, bir kısmını da tevbe ile birlikte kaza ve kefaretle ödenir şekle sokmuştur. Örneğin namaz ve orucun terkinden dolayı kaza gerekirken, yemini bozmaktan dolayı kefaret gerekmektedir.

    Bir daha yapmamak

    Tevbenin en önemli şartı ise, yapılan tevbenin üzerinde durmak, yani Allah’a verilen “bir daha yapmayacağım” sözünde azim ve kararlılık göstermektir.

    Eğer tevbe ederken aklımızın bir kenarında günah ve hatalarımızı tekrarlamaya dair bir düşünce yatıyorsa, o tevbe reddedilir. Yani samimi (nasuh)
    tevbe olmaz.

    Sahabilerden Muaz b. Cebel r.a. bir gün sorar:

    - Ya Rasulullah! Nasuh tevbesi nedir?

    Rasulullah s.a.v. şöyle buyurur:

    - Kulun, yapmış olduğu günaha öyle pişmanlık duyması ve Allah’tan öyle özür dilemesidir ki, sütün memeye dönmediği gibi, bir daha günaha dönemez.

    Zerr İbni Hudeyc r.a. demiştir ki, Ubey İbni Ka’b’a sordum:

    - Nasuh tevbesi nedir? Dedi ki:

    - Bu konuyu Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e sordum. Buyurdular ki: “Günah işlediğin zaman çok pişman olman ve o pişmanlıkla beraber Allah’tan mağfiret dileyip bir daha o günahı ebediyen işlememendir.”

    Bu arada şunu da hatırlayalım ki, Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir peygamber olduğu halde günde yetmiş veya yüz defa tevbe ettiği rivayet edilmiştir. O günah işlemez iken böyle
    yapıyorsa, bizim tevbe-istiğfara ne denli ihtiyacımız olduğu daha bir açıklıkla görünüyor.

    Temizlenip arınmak, Hakk’a ve hakikate dönmek için hep birlikte tevbeye sarılmalıyız; samimiyet, sadakat, yakarış ve gözyaşıyla...

    Ne mutlu kendini arındıran kullara. Onlar ki; “Kendini arıtan saadete ermiştir.” (Şems, 9) hitabının muhataplarıdırlar.
     
    Kürşat Salih YAMAN